Şizofreni kronik, özellikle duygu, düşünce, muhakeme, algı davranışlarda bozulmalar ve sosyal beceri kaybıyla giden bir psikiyatrik bozukluktur.

Şizofreni psikiyatrinin en ciddî rahatsızlığıdır.

Kişinin hem kendisini hem ailesini hem de çevresini etkileyen şizofreni tedavi edilmediği ya da tedavi yetersiz kaldığı taktirde hayatın her alanında büyük yükler oluşturur.1

Şizofreninin ömür boyu görülme sıklığı ülkeden ülkeye değişebilmekle birlikte ortalama %1 olarak kabul edilir. Dünyada tahminen 21 milyonun üzerinde şizofrenili hasta mevcuttur. 2000 yılında yapılan bir araştırmada, Amerika Birleşik Devletleri’nde 2 milyon kişinin şizofrenili olabileceği bildirilmiştir ki bu sayı, New Meksiko eyaletinin nüfusu kadardır.

Şizofrenili bireylerin ortalama ömür beklentisi genel nüfusa göre %20 azalmıştır. Örneğin Amerika’da ortalama ömür 76 yıldır. Ancak genel değerlendirmelere göre bir şizofreni hastasının ortalama ömrü 61 yıl olarak hesap edilmiştir. Sebep olarak başka rahatsızlıklara yatkınlık, kötü beslenme faktörleri ve yetersiz bakım gibi etkenler öne sürülmüştür.

Şizofreni hızla ölüme götüren bir bozukluk olmadığından, oluşturduğu maddi ve manevi yük hasta yakınlarını uzun zaman meşgul eder. Bozukluğun takriben 25 yaşında başladığı düşünüldüğünde bir hastanın şizofrenili olarak yaşadığı süre 35 yılı bulmaktadır. Bu uzun süreli sürecin oluşturduğu yük, çoğu zaman anne-babadan kardeşlere hatta çocuklara devredilir ve birkaç kuşağı etkiler. Yani şizofreninin hem varlığı hem de tamamen tedavi edilememesi sebebiyle uzun süre devam etmesi büyük bir yük etkeni olarak karşımıza çıkar. Bu yükü hafifletmek için şizofreninin erken dönem belirtilerini netleştirmek, hastalığın görünür hale gelmeden öngörülebilmesini sağlamak, ilerlemeden kontrol altına alabilmek ve her şeyden daha önemlisi genetik teşhis ve tedavi yöntemlerini geliştirmek büyük önem arz ediyor.

ŞİZOFRENİ GENETİK MİDİR?

İstatistiklere göre şizofreni toplumda %0.85 ilâ %1 oranında görülür. Ancak üç kuşak boyunca incelenen bazı ailelerde bu oranın daha yüksek olduğu görülmüştür. Eğer ebeveyn veya büyük ebeveyn şizofreni geçirmişse oran %4 ilâ 10 arasında değişir. Yani dede-nine ya da anne-babadan biri şizofrenili ise hastalığın çocuklarda görülme riski 4 ile 10 kat artıyor.

Şizofreninin görülme sıklığının çok yüksek olduğu İskandinavya ülkelerinde yapılan ikiz çalışmalarında, ikizlerden biri hastalanmışsa diğerinin de hastalanma oranı; çift yumurta ikizlerinde %10 ila %15, tek yumurta ikizlerindeyse %35 ilâ %47 olarak belirlenmiştir. Yani tek yumurta ikizlerinden biri hastalanınca diğerinin hastalanma riski ortalama 40 kat artıyor.

Burada dikkati çeken önemli nokta, tek yumurta ikizlerinde hastalanmama oranının da %55-65 olduğudur. Genetik olarak aynı olan tek yumurta ikizlerinden biri hastalandığında diğerinin de %100 hastalanması beklenirdi. Ancak 100 şizofrenili tek yumurta ikizinden 65’inin eşinde hastalanma olmuyor. Bu şunu gösteriyor: Şizofreni genine sahip olan herkes hastalanmıyor, bu geni harekete geçirecek çevresel faktörlerin de olması gerekiyor.

Şizofreniye sebep olan çevresel faktörleri belirlemek ve genetikle aile çevresinin etkilerini ayırt edebilmek için evlat edinme çalışmaları yapılmıştır. Şizofrenili anne-babaların çocukları, sağlıklı bir aile tarafından evlat edinilip büyütülse bile, yüksek bir şizofreni riski ile karşı karşıyalar. Buna karşın anne veya babası şizofrenili olmayan bir çocuk, şizofrenili bir aile tarafından evlat edinildiğinde evlatlık çocukta şizofreni görülme riski artmıyor. Yani genetik şizofrenide tek başına belirleyici değil ama en önemli etkendir.

Şizofrenili hastaların birinci derece akrabalarında şüpheci, kuşkucu ve doğaüstü varlıklarla aşırı uğraşan kişiliklere de çok sık rastlanır. Bunlar da genetik yatkınlığı destekleyen çalışmalardır.

Son yıllarda varsanı ve sanrı üreten genler keşfedilmiştir.

Bozuk genetik faktörler, beynin gelişim aşamasında sinir ağlarının yanlış organize olmasına dolayısıyla şizofreniye yatkınlığa sebep olur.

VİRÜSLER ŞİZOFRENİYE SEBEP OLUR MU?

Virüsler hücrenin içine girip genetik şifreyi değiştirebilen mikroorganizmalardır. Direk genlerin yapısına girerek ya da beynin hızlı gelişim evrelerinde beyin hücrelerini etkileyerek şizofreniye yol açabildikleri belirlenmiştir. Nitekim kış mevsiminde doğum yapan annelerin çocuklarında şizofreninin daha sık görülmesi viral enfeksiyonların sıklığına bağlanmıştır. Özellikle anne karnındayken ya da doğumdan hemen sonraki dönemde gelişen viral enfeksiyonlar şizofreni riskini arttırabiliyor.

Viral enfeksiyonlarla birlikte anne karnındayken yaşanan zehirlenmeler ve bebeğin oksijensiz kalması da şizofrenide risk etkenlerinden kabul edilir.

PSİKOLOJİK SORUNLAR VE STRES ŞİZOFRENİYE SEBEP OLUR MU?

Psikolojik problemler direk olmasa da beyin işlevlerini bozarak şizofreni sebebi olabilirler. Eğer kişi genetik olarak şizofreni riski taşıyorsa; kötü yaşam koşulları, güvensiz ortamlar, sosyal destek yoksunluğu, tehdit altında olma gibi durumlar kimyasal ve hormonal değişiklikler yaratarak şizofreniyi tetikleyebilir.

Psikolojik etkenlerin en önemlisi, çocukluk dönemindeki yaşantılar ve aile yapısıdır. Özellikle annenin yaklaşımı ve tutumu, en önemli psikolojik faktördür. Endişe verici, düşmanlık dolu, ilgisiz, olumsuz duygulara sahip, diğer insanlarla ilişkilerinde şüphe veren, kuşku uyandıran, düşmanlık oluşturan anneler önemli bir psikolojik risk faktörüdür.

Şizofrenin sosyokültürel nedenleri nelerdir?

  Robert Cancuro adlı araştırmacı şunu söyler: “Nasıl bir yavruyu oluşturmak için sperm veya yumurta gerekirse, şizofreni için de psikolojik, çevresel ve genetik faktörler gerekir...” Yani şizofrenide genetik ve psikolojik faktörler kadar sosyokültürel unsurlar da etkendir.

            Sefalet, sürgün, sosyal baskı, göç, bir azınlık üyesi olmak, dışlanmak, kötü şartlarda yaşamak gibi olumsuzluklar çocuk yetiştirmeyi ve iyi bir ebeveyn modeli oluşturmayı zorlaştırır. Bu durumda çocukların kişisel gelişimleri yarıda kalır; özgüven, sosyal beceri ve kişisel farkındalık yeterince gelişmez. Dolayısıyla genetik yatkınlığı olan çocuklarda şizofreni riski artar.

            Kentleşme şizofreni riskini artırır. Kırsal kesimin bireyden beklentileri kent ortamına göre daha azdır. Hayat tekdüzedir, hızlı değişimler yoktur. Yazın nelerin, kışın nelerin yapılacağı aşağı yukarı bellidir. Ayrıca kırsaldaki dayanışma, komşuluk, yardımlaşma ve birbirinden haberdar olma gibi değerler kırsal ortamı nispeten daha az stresli kılar. Ancak son 50-60 yıllık süreçte tarım istihdamının azalması, kırsaldaki imkanların yetersizliği, sanayileşmenin hızlanması, kitle iletişim araçlarının, internetin ve akıllı telefonun yaygınlaşması, kırsalın kente yönelimini artırmıştır. Bunun neticesinde köyden kente göç hızlanmıştır. Göç ve yeni bir çevreye giriş kişiye yeni stresörler yüklemiş, bu da şizofreni riskini artırmıştır. Bu stresörler geçim sıkıntısı, ait hissedilebilecek güvenli bir ortamın olmayışı, toplumsal ve kültürel baskılar, sosyal desteğin ve yardımlaşmanın az oluşu, yalnızlaşma, suçlar, alkol-madde bağımlılık riskinin artması, hastalıklar ve bakımın yetersizliği gibi etkenlerdir.

Kent hayatı sadece şizofreninin tetiklenmesine sebep olmaz klinik seyrini de olumsuz yönde etkiler. Kırsalda yaşayan şizofrenili hastanın kontrolü ve adaptasyonu daha kolaydır. Şizofrenili hastalar kırsalda sosyal hayatın içindedir. Birçoğu tarlada çalışır, ev işi ve yemek yapar, köy kahvesinde de olsa sosyal etkinlikte bulunur. Yani dışarıdadır. Kentte bu ortamı sağlamak çoğu zaman zor olur. Bu bir kısıtlanma ve sosyal izolasyona sebep olur. Dolayısıyla şizofrenili hastanın işlevselliği daha da azalır.

Şehir hayatına alışkın olup da yurt dışında bilmedikleri bir ortama giren kişilerde de benzeri etkileşimler olur. Kentin acımasızlığı, oluşan rekabet ortamı, zorlaşan hayat şartları, sosyal baskı güvensizlik ve aşağılık duygusuna, bunlar da özsaygının azalmasına sebep olur. 

Sonuçta göç yeni bir sosyal ve kültürel uyum sürecine ihtiyaç doğurduğundan şizofreniyi tetikleyebilmektedir.

Savaş gibi insan eliyle oluşturulan afetler de şizofreni riskini artırır. Ölüm korkusu, güvenlik duygusunun kayboluşu, şiddet, esaret, kıtlık ve açlık gibi etkenler şizofreniyi tetiklemektedir.

Çocukluk şizofrenisinin özellikleri nelerdir?

  Şizofreni nadir de olsa erken dönemde, yani çocukluk çağında başlayabilir. Şizofreninin görülme sıklığı erişkinlerde %1 iken, çocukluk döneminde on binde 1 ila 5 gibidir. Beş yaşın altındaki çocuklarda ise on binde 2 ilâ 4.7 sıklığındadır.

Beynin gelişim süreci ana rahmine düşmeyle başlar. Bu dönemde milyarlarca sinir ağı oluşur. Bu sinir ağları büyük ölçüde doğum sonrası ilk aylarda şekillenir. Bir insanın ömür boyu kullanacağı sinir ağı sayısı iki yaşında tamamlanır, bunun  da büyük bir bölümü doğum sonrası ilk aylarda gerçekleşir. Aktifleşemeyen sinir ağları sönmeye yüz tutar, herhangi bir uyarıcı etki olmadıkça fonksiyon kazanamaz. Hayatın ilerleyen dönemlerinde aktif sinir ağlarında herhangi bir tahribat veya fonksiyonel bozulma söz konusu olduğunda eğitim, egzersiz, farkındalık gibi etkin uyaranlarla sönmüş ağlar aktifleştirilebilir. Eskiden, aktifleşmemiş sinir ağlarının bir önemi olmadığına ve yıkıma uğramış beyin hücrelerinin yerine bir daha yenilerinin gelemeyeceğine inanılırdı. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar, özel eğitim, tedavi, terapi ve sanatsal faaliyetlerin bu yedek sinir ağlarının aktifleşerek sinir sistemine dahil olabileceğini göstermiştir. Buna nöroplastisite adı verilmiştir. Eğer çocukluk çağında başlayan şizofreniler zamanında tespit edilebilirse, nöroplastisitenin en etkili olduğu bu dönemde şizofreniye sebep olan mekanizmaları durdurmak ve şizofreniyi tamamen tedavi etmek mümkün olabilir. 

Erken dönem şizofrenide beyin değişimleri hakkında birçok araştırma yapılmıştır. 2006 yılında Brezilya’da yapılan bir araştırmada, erken dönemde şizofreniye yakalanan çocukların beyin boşluklarında normal çocuklara oranla daha fazla genişleme tespit edilmiştir. Nitekim şizofrenili erişkin bireylerde de beyin boşluklarında genişlemeler görülebilir.

Gebelik esnasında annenin yaşadığı stresin çocukluk çağı şizofrenisinde bir risk oluşturduğu düşünülmüştür. Finlandiya’da yapılan bir araştırmada istenmeyen gebelikler sonrası doğan çocuklarda şizofreni görülme sıklığının daha fazla olduğu saptanmıştır.

Şizofreniye yol açan biyolojik bozulma daha çok hayatın ilk iki yılında gerçekleşir. Buna sebep bebek anne karnındayken yaşanan olumsuz biyolojik faktörler ve ebeveynden gelen genetik etkenlerdir.

Çocuk böyle bir etkileşimden sonra şizofreniye yatkın hale gelir. Önemli yaşam olayları, travmalar, olumsuz kişilik yapısı, kötü aile ortamı ve zayıflamış beyin gücü gibi unsurlarla karşılaştığında da şizofrenisi tetiklenir.

Şizofreninin özellikle erken gençlik dönemlerinde yani 20 ila 25 yaş aralığında ortaya çıkmasının altında bu yaşlarda yaşanan bedensel, ruhsal ve sosyal değişim yatmaktadır. Bu değişim süreci aynı zamanda şizofreniyi tetikleyen bir stresör olmaktadır.

Bazen şizofreni belirtileri bu yaşlara gelmeden çocukluk çağında da gözlenebilir. Eğer şizofreni 13 yaşından önce belirti vermişse “çok erken başlangıçlı şizofreni”, 13–18 yaş arası belirti veriyorsa “erken başlangıçlı şizofreni” adını alır.

Çocukluk Döneminde Şizofreni Hangi Ruhsal Bozukluklarla Karışabilir?

Çocukluk çağı şizofrenisi erişkin dönemde görülenden farklıdır. Tipik şizofreni gibi gelişmez. On üç yaşından önce ortaya çıkan şizofrenide duygudurum belirtileri daha sık görülür. “Atipik psikoz” veya “atipik depresyon” diye adlandırılan tabloların bir kısmı şizofreni olarak karşımıza çıkabilir. Depresif ve şizofrenik belirtiler birbirine karışabilir.6 Bu dönemde şizofreni; depresyon ve bazı psikiyatrik bozukluklarla karıştırıldığından, tablonun çok iyi tahlil edilmesi erken tanı ve tedavi açısından büyük önem arz eder.

Şizofreni olan tabloların yanlışlıkla başka bir hastalıkmış gibi değerlendirilmesinin yanında, başka rahatsızlıkların da yanlışlıkla şizofreniymiş gibi değerlendirilmesi sıklıkla rastlanan bir durumdur. Örneğin çocukluk çağında sıkıntı ve kaygı bozukluklarında sanrı, varsanı gibi şizofreni belirtileri görülebilir. O yüzden varsanı ve sanrıları olan her çocuğa şizofreniymiş gibi yaklaşmak doğru değildir. Hastalığın diğer bulgularının da göz önünde bulundurulması gerekir. Çocukluk çağında şizofreni tanısı alıp da, yıllar sonra tanısı değişen birçok vaka ile karşılaşılır. Bunu araştırmalar da destekler. Bir araştırmada 18 yaşından önce şizofreni tanısı ile psikiyatri kliniklerine yatırılan ergenlerin %21’inin, erişkin dönemlerinde aslında şizofreni değil de kişilik bozukluğu tanısı aldıkları belirlenmiştir. Kişilik bozukluklarında görülen aşırı şüphecilik, duyarlılık ve akranlarla ilişkilerde zorluk belirtileri şizofrenide de mevcut olduğu için sıklıkla yanlış teşhisler söz konusu olur. 1980 yılında yapılan bir başka araştırmada, manik depresif bozukluğu olan yani aşırı taşkınlık davranışlarına sahip hastaların yarısının ergenlik döneminde şizofreni tanısı aldığı tespit edilmiştir. Sonuçta çocukluk çağı şizofrenisi birçok bozuklukla karışabilir. Yanlış tanının önlenmesi için iyi bir klinik analiz gerekir. Yanlış tanı tedaviyi de yanlış yönlendirerek iyileşmeyi geciktirebilir.

Çocukluk ve ergenlik dönemlerinde ortaya çıkan şizofrenilerde görülen dürtü kontrol bozuklukları da tanıyı yanlış yöne sevk eden önemli bir sorundur. 2000 yılında yayınlanan bir araştırmada, şizofrenili hastaların %14’ünde yeme bozukluğu, %28’inde seksüel kontrolsüzlük, %38’inde alkolizm, %19’unda günlerce başka bir kimlikle yaşayıp kendi kimliğinin sonradan farkına varma şeklinde bir disosiyatif bozukluk çeşidi olan dromomani, %1’inde istekli ve kasıtlı bir şekilde yangın çıkarma bozukluğu olan piromani, %2’sinde de çalma hastalığı olarak bilinen kleptomani tespit edilmiştir. Bu çağlarda rastlanan dürtü kontrol sorunlarında arka planda bir şizofrenik sürecin olup olmadığı düşünülmelidir.

Çocukluk çağında şizofreni tanısı koymak zordur, ama bir o kadar da hayat kurtarıcıdır. Çünkü hastalığın çocukluk çağında saptanması tedavi şansını büyük oranda arttırır.

ÇOCUKLUK ÇAĞI ŞİZOFRENİSİNİN KLİNİK BELİRTİLERİ NELERDİR?

Kişide aşağıdaki belirtilerden ikisinin ya da daha fazlasının en az bir ay süreyle mevcut olması, hekimi şizofreni tanısına götürür. Bu belirtilerden en az biri, ilk üç maddedeki belirtilerden biri olmalıdır:

  • Varsanılar
  • Sanrılar
  • Düşüncelerdeki bağlantıların kopması, bağlantısız konuşma
  • Davranış bozuklukları; kontrolsüz davranışlar, kendi kendine gülme, aşırı hareketlilik, aşırı saldırganlık, donup kalma, karşıdaki kişinin davranışlarını taklit etme
  • Negatif belirtiler; içe kapanma, sosyal çekilme, az konuşma, az iş yapma, az etkileşime girme

Ergen hastalar beyinlerine düşünce sokulduğunu, düşüncelerinin çalındığını, radyoda televizyonda yayınlandığını sanabilirler. Hareketlerini kontrol eden güçlerden bahsedebilir, birtakım sesler duyduğunu, olağanüstü güçlere sahip olduğunu ya da dini bir lider olduğunu iddia edebilir. Bu çocukların sosyal ilişkileri bozuk ve akademik performansları düşüktür. Şizofreni tanısının konması için belirtilerin en az altı ay sürmesi gerekir.

On sekiz yaşından önce başlayan şizofreni genellikle saldırgan davranışlar ve okul sorunlarıyla gündeme gelir. Ancak detaylı incelendiğinde bu çocukların çoğunun 2-11 yaşları arasında sanrı ve varsanı gibi belirtiler yaşadıkları tespit edilmiştir. Hastalığın farkına en erken iki sene sonra varılabilmektedir.

İlk atağı 18 yaşından sonra başlayanların %70’i 15 yaşından önce, %58’i 11 yaşından önce anne-baba ilişkilerinde, okul başarısında ve çevresel ilişkilerde bozulmalar yaşar. Bu bozulmalar ne kadar erken başlarsa, şizofreni atağında ortaya çıkan belirtilerin şiddeti ve sıklığı da o kadar fazla olur. Bu bozulmaların yanı sıra, hastalığın belirtileri ortaya çıkmadan önce içe kapanma ve uyum bozuklukları da sıklıkla gözlenir. Ergenliğe doğru belirtilerde artma, aşırı hareketlilik, depresif belirtiler, takıntılar ve saldırgan davranışlar görülebilir.

Çocuk ve ergenlerde şizofreni belirtileri hemen hemen erişkinlerdekilerle aynıdır, ancak gelişim açısından farklılıklar gösterir. Örneğin düşünce sokulması, düşüncelerde kopukluk, kendisinin yönetildiği gibi fikirler çocuklarda pek görülmez. Çocuklarda muhakeme, neden-sonuç ilişkisi kurma, algılama, idrak gibi bilişsel işlevler henüz tam gelişmediği için, muhakeme kusuruna işaret eden sanrı gibi düşünce bozuklukları daha az görülür. Bu belirtiler görülse bile, çocukluk fantezisinin bir ürünü gibi değerlendirilir.

Çocuklarda dil gelişimi, kelime sayısı ve ifade gücü kısıtlı olduğu için şizofrenik belirtileri anlamak güçleşir. O yüzden çocuklarda tipik şizofrenik belirtilerden ziyade sanrılardan, uygunsuz duygusal tepkilerden ve yüzde beliren anlamsız mimiklerden şüphelenilmeli ve diğer belirtiler irdelenmelidir.

Yedi yaşından küçük, sağlıklı çocuklarda mantıksız düşünmeye ve düşünceler arasında bağlantısızlığa sıklıkla rastlanır. Ancak şizofrenili çocuklarda bu çok daha şiddetlidir. Bu çocuklar düşüncelerini organize edemez, sağlıklı bir düşünce bütünlüğü oluşturamaz ve konudan konuya atlarlar.

Normal zekâ gelişimine sahip çocuklarda gerçeği değerlendirme yetisi 3 yaşında olgunlaşmaya başlar. Bununla birlikte, soyut düşünme kabiliyeti de gelişir. O yüzden varsanılar 6 yaşından önce pek görülmez. Görülse bile, çocukluk çağında ortaya çıkan varsanılar sadece şizofreniye özgü değildir. Kaygı ve kişilik bozukluklarında, cinsel kötüye kullanımda ve depresyonda da bu tür varsanılar görülebilir. Bu nedenle çok iyi bir ayırıcı tanı yapmak gerekir. Çocukluk çağındaki şizofrenide erişkinlerdeki gibi; hakaret eden, çocuğun ismini söyleyen, kötü şeyler yapmasını isteyen işitsel varsanılar, kontrol edilme tarzında sanrılar görülebilir. Ancak tekrar edelim bu belirtiler travmalara bağlı ruhsal sorunlar, disosiyatif bozukluk ve anksiyete bozukluklarında da görülebilir. Çok iyi bir tetkik ve gözlem gerekir.

ÇOCUKLUK DÖNEMİ ŞİZOFRENİSİNİN EVRELERİ NELERDİR?

  Şizofreni belirtileri başlamadan önce çocuklarda içe kapanma, okul başarısızlığı, davranış bozuklukları, hırçınlık, karşı gelme, dil ve konuşma gelişiminde gerilikler ortaya çıkar. Yaş küçüldükçe belirtilerin neden olduğu gelişme sorunları büyür; bu durum beynin gelişimini de olumsuz yönde etkiler. Davranış bozuklukları şizofrenideki varsanı, sanrı, içe çekilme ve edilgenlik gibi belirtilerin öncülü olabilir.

Erken başlangıçlı şizofrenide, bozukluk öncesi belirtiler çok önemlidir. Az konuşma, az hareket etme, az etkileşime girme, sosyal izolasyon gibi negatif belirtiler, şizofreni öncesinde de var olan kişiliğin bir uzantısı olabilir. Bu durum altı ay ya da daha uzun sürebilir ve ardından şizofreni belirtileri ortaya çıkabilir.

Bazen zihinsel gelişme geriliği ve işitme engelli çocuklarla düşünce bozuklukları olan çocuklar karıştırılabilir. Ancak şizofreniye özgü düşünce bozuklukları bu çocuklarda görülmez.

Sağlıklı çocuklar da rüya ile gerçeği birbirine karıştırabilir. Hipnogojik varsanılar (çocuğun uykuya dalarken gördüğü rüyalar) ya da hipnopompik varsanılar (uykudan uyanırken görülen rüyalar) şizofreni bulgusu zannedilebilir. Bunların şizofreni ile ilgisi yoktur. Aşırı anksiyeteden kaynaklanan varsanılardır.

Sosyal Medyada Paylaş

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Tükenmişlik Sendromu

Kişilerin yaptıkları işin anlamını ve amacını kaybetmeleri, hizmet ver...

Zihinsel Performans Güçlendirme Programı

Hayat basitten karmaşığa, karşılaşılabilecek olayları yönetmeyi gerekt...

Yaygınlaşmış Kaygı (Anksiyete) Bozukluğu Nedir?

Yaygın anksiyete bozukluğu en az 6 ay süreyle, hemen her gün bunaltı v...

TMS Tedavisi

tms-tedavisi
TMS nedir? Transkranyal Manyetik Stimülasyon (TMS) veya Transkranyal Manyetik Uyarım (TMU) da dediğimiz bu yöntem, başın belli noktalarından direk beyne ulaşmak üzere manyetik uyarımların verildiği bir tedavi yöntemidir. Buradaki amaç dışarıdan beyin içerisindeki bazı yapılara ulaşmak ve manyetik etkiyle oradaki nörokimyasal ve elektriksel işleyişi düzeltmektir. Bu tedavi yöntemiyle herhangi bir ameliyata ya da elektrotlara ihtiyaç duymaksızın beynin bazı yapılarına, bölgelerine ulaşıp, orada manyetik bir etki oluşturabiliyoruz. Bu manyetik etki de beynin o alanlarındaki kimyasal ve elektriksel işleyişi düzeltmede etkili oluyor. İçindekiler TMS tedavisi ilaç direncini düzeltir ...
Devamını Oku